Öyle bir rüzgâr esti ki,
Usullacık,
İlk defa anladı Feridun zamanın geçtiğini.
Gelişigüzel bir caddedeydi,
Grip olmuştu burnu tıkalıydı,
Tat almıyordu içtiği sigaradan,
Kaldırımda yürürken öyle bir rüzgâr esti ki,
Usullacık,
İlk defa anladı Feridun zamanın geçtiğini.
Zamanın bir kafiyesi yoktu.
Belki bu yüzden,
Diye düşündü Feridun,
Taş plakları özleyen ihtiyarlar değil de,
Biziz, biz; bir takım zamane gençleri.
Hiç yaşamadığı yılların özlemini duyan,
O zamanlar ne de güzelmiş diyebilen,
Biz,
Birtakım zamane gençleri,
Samimiyetsiz.
Nostaljiyi bile tükettik.
Feridun yürüdüğünü düşündü.
Bir kaldırımda yürüdüğünü ve yürürken zamanın geçtiğini.
Zaman geçerken yürüdüğünü.
Daha önce yürürken bunun nasıl farkına varamadığını,
Öyleyse şimdi nasıl farkında olduğunu düşündü.
Huzursuz oldu,
Az sonra yürüdüğünü unutacağını biliyordu.
Ve zaman, kafiyeyi işte böyle yok ediyordu.
Feridun’un soyadı Fakir.
Feridun on dokuz ekim iki bin dokuz da,
Otopsi raporuna göre intihar etmiştir.
Oysa Feridun vasiyetinde,
Ölümünün zaman tarafından işlenen,
Bir cinayet olduğunu söylemiştir.
Demiştir ki;
“Bu cinayetin failini yerçekimi sanabilirler.
Hatta belki intihar ettiğimi dahi söyleyebilirler.
Oysa ben kendimi malum çatıdan aşağı attığım vakit,
İşte o kahrolası vakit donup kalsa,
Ölmeyeceğim.
Biliyorum zamanı bulamazlar,
Bütün dünyaya eş zamanlı bir operasyon düzenleseler dahi,
Zamanı bulup tutuklayamayacaklar.
Bilekleri kelepçeli,
Sakalı uzamış benzi solmuş,
Girmeyecek duruşma salonuna zaman,
Yargılamayacaklar onu beni öldürdüğü için.
Oysa benim katilim zamandır.
Her zaman tanık sandalyesine oturan,
Hain.”
Her insan gibi Feridun Fakir,
Zaman tarafından katledilmiştir.
Öyle bir rüzgâr esti ki,
Usullacık,
İlk defa anladı Feridun zamanın geçtiğini.
Çocukluğuna dair en eski hatırası,
Yeşil bir fildi,
Plastik bir fil,
Ve yeşil.
Dişlerini kaşırdı Feridun o fille.
Yeni çıkmış dişlerini.
Burnunu sıkınca öterdi.
Öyle bir rüzgâr esti ki,
Usullacık,
Feridun’un aklından sildi yeşil fili.
Anladı ki unutturarak,
Öldürüyordu Feridun’un katili.
Öyle bir rüzgâr esti ki,
Feridun durdu,
Bir sokak lambasının altında, gölgesiyle birlikte.
Yanında bir dizi park etmiş otomobil,
Hala aklının bir köşesinde plastik yeşil bir fil,
Feridun’un durması zamanın umurunda değil.
Kimin umurunda ki?
Feridun da sizin gibi birçok insan tanır.
Ancak o tanıdığı insanların çoğuyla tanışmamıştır,
Karşılıklı oturup çay içmişliği,
İki muhabbetin belini kırmışlığı yoktur.
Sevgilisini bile tanır Feridun ama,
Bırakın sevişmeyi eline bile dokunmamıştır,
Öyleyse nasıl olur da Feridun birçok insan tanır?
Tanır ve onları aklında taşır?
Polisler Feridun’un odasında birtakım insanlar buldular.
Hepsi ölmüş,
Kimisi öleli asırlar geçmiş birtakım insanlar.
Kimi üç beş sayfa, kimi ciltler dolusu,
Bazısının fotoğrafı bile var.
Feridun,
İnsanın yaşamak için gerçeği,
Daima ama daima saptırmak gibi,
Garip bir suç işlediğini düşünürdü;
Zamanın gözünde.
Ömür; cezanın ertelenmesidir, derdi,
Pişman ve ıslah olmak için.
Ama kimse yaşadığına pişman olmaz,
Ve ölürdü.
Feridun’un yakın dostları onu uzun zamandır görmediklerini,
En son gördüklerinde etrafına tuhaf bakışlar atarak sustuğunu,
Ve sık sık,
Saatine baktığını söylediler.
Hiç işleri güçleri yokmuş gibi,
Oturup onun için üzüldüler.
Feridun’un odasındaki birtakım insanları topladılar.
Kimse dokunmadı onlara bir daha,
Feridun’un son zamanlarındaki gibi uslu uslu sustular.
Feridun’a en son kara asfaltlar dokundu.
Bir daha ona da dokunmadılar.
Ve öyle bir rüzgâr esti ki,
Usullacık,
Feridun zamandan kurtulmayı diledi.
Rastgele Bir Veysi
Kuralıysa şiirin devrik cümle,
Devrik bir kuralla,
Kurarız kurallı cümleler.
Kurallı cümleler kurarız.
Devrik şiirin cümlelerini.
Böyle başladı bizim Veysi’nin hikayesi,
Şairanelikten yoksun,
Daha doğrusu vezinli, kafiyeli şairanelikten.
Yoksa bir bakışta belli olurdu,
Veysi’nin maneviyat adamı olduğu.
Bir insan olarak dünyada yaşıyordu.
Adı Veysi, soyunun adı hepimizinkiyle aynı,
Veysi Âdemoğlu.
Soyadını bizimkilerden farklı kılan da bu.
Bir âdemoğlu Veysi Âdemoğlu.
Adını ve soyadını kendisi koydu.
Daha küçüklükten büyük hayallere alıştırılmış,
Bir istikbali parlak çocuk.
Kısa ömrü boyunca hep yalnızdı,
Bunu ona acımanız için söylemiyorum.
Çünkü siz de onun kadar yalnızsınız.
Fakat bunu bilmiyorsunuz.
O biliyordu.
Soğuk bir odada geçirdi koca bir kışı.
Mandalina yiyerek ve çay içerek.
Yalnızlığına mahsur kaldı desek, çok mu şiir olur?
Veysi o kış boyunca şunu fark etti ki,
Küçük bir velet iken sergilediği maharetlerine sunulan övgüler,
Maharetlere değil küçüklüğüneydi.
Yalan söylüyordu onun yetenekli olduğunu söyleyenler.
Yatsıya gelmeden söndü bu mum,
Veysi on sekizine girince ona “bırak bu işleri” dediler.
“Var git para kazan. Saygı paradır, malum.”
Veysi bunu duyunca ilkin büyüdüğünü sandı.
Aynaya baktı,
Hayır, henüz bitmemişti sakalı,
Gözlerinin kenarında tek bir kırışık yoktu.
Yanı başında koca bir dünya duruyordu;
Oldukça eskimiş, bir hayli ihtiyar,
Görmedi Veysi,
Ona çok değiştiğini,
Üzerinde hüküm süren bir canlı türünün,
Hanidir neredeyse delirdiğini,
Haykıran dünyayı duymadı.
Veysi bu yalanın yasını tuttu ömrü boyunca.
Oturdu sabahlara kadar ağır şarkılar dinledi.
Sorumluluklarını kabullenmemek için,
Kendine sözler verip durdu.
Gelin görün ki bu sözlerin hiç birinde durmadı.
Çocukluğunu kayıp bir cennet gibi vehmedip,
Ona uzun uzun mersiyeler yazdı.
Veysi artık gelecek vaat etmiyordu.
Çünkü gelecek, kafasındakiyle aynı değildi.
Oysa Veysi’nin seveni çoktu,
Onun bu pazarda oyuncak görüp de,
Annesinin devasa ellerini çekiştiren,
Çocuk inadını seven çoktu.
Evet, seviyordu onu az çok tanıyan ve bilen,
On sekizini geçmiş bir sürü insan,
On sekizini geçmiş ve büyüdüğünden emin bir sürü insan,
Ona gelecek vaat ediyordu.
Veysi’nin artık pek bir mahareti yoktu,
Günde iki paket sigara içmekten,
Ve oturduğu yerde rüyalara dalmaktan başka.
Çabuk sıkıldılar Veysi’nin bezginliğinden,
Uçmayan kuş, yük taşımayan develiğinden,
Önce yeşil gözlü bir kız kovdu onu,
Sonra okuldan kovuldu,
Sonra da soyundan.
Veysi, soğuk bir kış gecesi evine dönerken,
Taksi durağının önünde telefonla konuşan bir adamın ağzından,
Bir isim duydu.
Bir şeyleri çağırır gibiydi adamın sesi,
Sanki şifresi çözülmüş gizli bir yazıtın müjdesi,
“Veysi!” diyordu adam yüksek sesle “Veysi!”
“Yahu neredesin sen be Veysi!”
Veysi kendi adını işte o zaman koydu.
Gerçek adı bir sır oldu unutuldu.
Veysi en sonunda o gün evden de kovuldu.
İlk gece otogarda sabahladı.
Parası tükenmişti ve yorgundu.
Canı mandalina istiyordu, çay istiyordu.
İkinci gece bir arkadaşının evinde kaldı.
Salondaki kanepede yatarken,
Aklında hala kovulduğu bir çift yeşil göz,
Kovulduğu vefasız bir soy,
Kovulduğu huzursuz bir ev vardı.
E sonunda olacağı buydu diyeceksiniz,
Veysi aynı gece uykuya dalar dalmaz,
Hayattan da kovuldu.
Devrik bir kuralla,
Kurarız kurallı cümleler.
Kurallı cümleler kurarız.
Devrik şiirin cümlelerini.
Böyle başladı bizim Veysi’nin hikayesi,
Şairanelikten yoksun,
Daha doğrusu vezinli, kafiyeli şairanelikten.
Yoksa bir bakışta belli olurdu,
Veysi’nin maneviyat adamı olduğu.
Bir insan olarak dünyada yaşıyordu.
Adı Veysi, soyunun adı hepimizinkiyle aynı,
Veysi Âdemoğlu.
Soyadını bizimkilerden farklı kılan da bu.
Bir âdemoğlu Veysi Âdemoğlu.
Adını ve soyadını kendisi koydu.
Daha küçüklükten büyük hayallere alıştırılmış,
Bir istikbali parlak çocuk.
Kısa ömrü boyunca hep yalnızdı,
Bunu ona acımanız için söylemiyorum.
Çünkü siz de onun kadar yalnızsınız.
Fakat bunu bilmiyorsunuz.
O biliyordu.
Soğuk bir odada geçirdi koca bir kışı.
Mandalina yiyerek ve çay içerek.
Yalnızlığına mahsur kaldı desek, çok mu şiir olur?
Veysi o kış boyunca şunu fark etti ki,
Küçük bir velet iken sergilediği maharetlerine sunulan övgüler,
Maharetlere değil küçüklüğüneydi.
Yalan söylüyordu onun yetenekli olduğunu söyleyenler.
Yatsıya gelmeden söndü bu mum,
Veysi on sekizine girince ona “bırak bu işleri” dediler.
“Var git para kazan. Saygı paradır, malum.”
Veysi bunu duyunca ilkin büyüdüğünü sandı.
Aynaya baktı,
Hayır, henüz bitmemişti sakalı,
Gözlerinin kenarında tek bir kırışık yoktu.
Yanı başında koca bir dünya duruyordu;
Oldukça eskimiş, bir hayli ihtiyar,
Görmedi Veysi,
Ona çok değiştiğini,
Üzerinde hüküm süren bir canlı türünün,
Hanidir neredeyse delirdiğini,
Haykıran dünyayı duymadı.
Veysi bu yalanın yasını tuttu ömrü boyunca.
Oturdu sabahlara kadar ağır şarkılar dinledi.
Sorumluluklarını kabullenmemek için,
Kendine sözler verip durdu.
Gelin görün ki bu sözlerin hiç birinde durmadı.
Çocukluğunu kayıp bir cennet gibi vehmedip,
Ona uzun uzun mersiyeler yazdı.
Veysi artık gelecek vaat etmiyordu.
Çünkü gelecek, kafasındakiyle aynı değildi.
Oysa Veysi’nin seveni çoktu,
Onun bu pazarda oyuncak görüp de,
Annesinin devasa ellerini çekiştiren,
Çocuk inadını seven çoktu.
Evet, seviyordu onu az çok tanıyan ve bilen,
On sekizini geçmiş bir sürü insan,
On sekizini geçmiş ve büyüdüğünden emin bir sürü insan,
Ona gelecek vaat ediyordu.
Veysi’nin artık pek bir mahareti yoktu,
Günde iki paket sigara içmekten,
Ve oturduğu yerde rüyalara dalmaktan başka.
Çabuk sıkıldılar Veysi’nin bezginliğinden,
Uçmayan kuş, yük taşımayan develiğinden,
Önce yeşil gözlü bir kız kovdu onu,
Sonra okuldan kovuldu,
Sonra da soyundan.
Veysi, soğuk bir kış gecesi evine dönerken,
Taksi durağının önünde telefonla konuşan bir adamın ağzından,
Bir isim duydu.
Bir şeyleri çağırır gibiydi adamın sesi,
Sanki şifresi çözülmüş gizli bir yazıtın müjdesi,
“Veysi!” diyordu adam yüksek sesle “Veysi!”
“Yahu neredesin sen be Veysi!”
Veysi kendi adını işte o zaman koydu.
Gerçek adı bir sır oldu unutuldu.
Veysi en sonunda o gün evden de kovuldu.
İlk gece otogarda sabahladı.
Parası tükenmişti ve yorgundu.
Canı mandalina istiyordu, çay istiyordu.
İkinci gece bir arkadaşının evinde kaldı.
Salondaki kanepede yatarken,
Aklında hala kovulduğu bir çift yeşil göz,
Kovulduğu vefasız bir soy,
Kovulduğu huzursuz bir ev vardı.
E sonunda olacağı buydu diyeceksiniz,
Veysi aynı gece uykuya dalar dalmaz,
Hayattan da kovuldu.
Alelâde Bir Selami
Dünyada insanlar yaşıyor.
Nasıl, beğendiniz mi?
Ninnisiz ağırlayacağım sizi.
Bî-âheng birkaç söz ile.
Oturacak bir uyağımız,
Ayaklarımızı uzatacağımız bir ölçü,
Bulunmamaktadır.
Dünyada insanlar yaşıyor.
Bu şiir yazmaya yetmez mi?
Bu insanlardan biri Selami’dir.
Soyadı bir acayiptir; Samsun’dur.
Sanmayın hemen Samsun’ludur.
Hem doğalı tam yirmi yıl olmuş,
Doğuştan kör bir kartal gibi,
Mecburiyetten doğmuş.
Selami Samsun, Selami Samsun.
Fark eder mi nereli olmuş?
Selami’nin bütün maksadı bir şeylere sahip olmaktır.
Bu isteği onu kimseden daha özel kılmaz,
Ama Selami saygı duymadığına kin güder.
Ayrıca tütsüyü, kelebeği ve heyecanlanmayı da sevmez.
Onun için “hayali bir kahraman” diyenlere,
Ağzının en kenarıyla güler.
Siz hiç “hayali bir kahraman” gördünüz mü?
Don Kişot yaşamadı mı yani?
Soğuk okyanus sularında yüzmedi mi,
Bir insan gibi kibirli Moby Dick?
Kaptan Nemo da mı uydurmadır?
Masal mı dersiniz yapayalnız Robinson’a?
Ben Gülliver’i bizzat gördüm,
Cüceler Kahvesi’nde oralet içtik.
Siz hiç “hayali bir kahraman” göremezsiniz.
Çünkü onlar katiyen gerçektir.
Baştan söyleyelim.
Selami ile ilgilenmeniz için tek sebep,
Onun bir insan olmasıdır.
Hayranlık uyandırmayacağı aşikârdır hergelenin.
Şaşırtmak derseniz ona da kadir değil.
Coşku, his kabarması, aşka gelme falan da yok.
Selami hırçın ve korkak birisiydi hep,
Yağmurlu bir öğle vakti kütüphane önünde,
Yumruklarını duvarlara vura vura,
Ölünceye dek.
Belki sizin de kıymetli bir eşyanız vardır.
Güzel günleri ya da güzel insanları hatırlatan,
Her gün görmeye alıştığınız ya da,
Gerçekten gördüğünüzde iç çektiğiniz.
Hayır hayır bir fotoğraf değil.
Belki giye giye soldurduğunuz bir gömlek,
Kayışı soyulmuş bir kol saati,
İki öttürüp bıraktığınız bir mızıka,
Yahut olmadık bir yerden çıkan,
Ne vakit ve nerede yazıldığını hatırlamanıza şaştığınız,
Şaştıktan sonra hüzünle karışık sevindiğiniz,
Defterinize bulaşmış bir el yazısı.
Selami böyle bir yazı için kendini öldürdü.
Kırmızı kayıp bir ajanda üzerinde,
“Nihayet kendine bir isim bulabildin”
Yazıyordu.
Selami ölür ölmez İstanbul’a gitti.
Ayağının tozuyla Kadıköy’de bir yağmurda yıkadı cesedini.
(Orası onun köyü değildi)
Sonra oturup ölüm belgesini hazırladı.
İki hafta tabutunda demlendi.
Ağlamak sonrası açlığı ve yorgunluğuyla Selami,
Zamanı gelince mezarına teslim oldu.
Ne günlerdi!
O günleri hatırladıkça içini bir korkudur alır.
Ölüyorsun be kardeş şaka değil ya bu!
Selami’nin öldüğünü en son ince bir kız duydu.
Işığa çok uzak bir ip gölgesi gibi ince bir kız.
Gözleri alnına zoraki sığmış; büyük.
Dudaklarını kıskansanız oracıkta çatlarsınız.
Esmerliğine değdiğiniz an tüyleriniz isyan eder;
Rafadan yumurta yerken civcivler gelir aklınıza,
Kan lekesiymişçesine bir türlü çıkmaz.
Adama hayatı öğreten cinsten,
İşte öylesine mühim bir kız.
Ama Selami’ciğim, ne yazık ki yanıldınız.
Öldüğünüze bir an bile üzülmedi o kız.
Onu ilgilendiren tarafı her zaman olduğu gibi,
Onun kadar bir insan olmanızdı;
Onun kadar yalnız.
Artık sevmeyi bırakınız.
Hayali kahramanlar gibi inat etmedi Selami.
Sigarayı bırakır gibi bıraktı sevmeyi.
Bal gibi.
Nasıl, beğendiniz mi?
Ninnisiz ağırlayacağım sizi.
Bî-âheng birkaç söz ile.
Oturacak bir uyağımız,
Ayaklarımızı uzatacağımız bir ölçü,
Bulunmamaktadır.
Dünyada insanlar yaşıyor.
Bu şiir yazmaya yetmez mi?
Bu insanlardan biri Selami’dir.
Soyadı bir acayiptir; Samsun’dur.
Sanmayın hemen Samsun’ludur.
Hem doğalı tam yirmi yıl olmuş,
Doğuştan kör bir kartal gibi,
Mecburiyetten doğmuş.
Selami Samsun, Selami Samsun.
Fark eder mi nereli olmuş?
Selami’nin bütün maksadı bir şeylere sahip olmaktır.
Bu isteği onu kimseden daha özel kılmaz,
Ama Selami saygı duymadığına kin güder.
Ayrıca tütsüyü, kelebeği ve heyecanlanmayı da sevmez.
Onun için “hayali bir kahraman” diyenlere,
Ağzının en kenarıyla güler.
Siz hiç “hayali bir kahraman” gördünüz mü?
Don Kişot yaşamadı mı yani?
Soğuk okyanus sularında yüzmedi mi,
Bir insan gibi kibirli Moby Dick?
Kaptan Nemo da mı uydurmadır?
Masal mı dersiniz yapayalnız Robinson’a?
Ben Gülliver’i bizzat gördüm,
Cüceler Kahvesi’nde oralet içtik.
Siz hiç “hayali bir kahraman” göremezsiniz.
Çünkü onlar katiyen gerçektir.
Baştan söyleyelim.
Selami ile ilgilenmeniz için tek sebep,
Onun bir insan olmasıdır.
Hayranlık uyandırmayacağı aşikârdır hergelenin.
Şaşırtmak derseniz ona da kadir değil.
Coşku, his kabarması, aşka gelme falan da yok.
Selami hırçın ve korkak birisiydi hep,
Yağmurlu bir öğle vakti kütüphane önünde,
Yumruklarını duvarlara vura vura,
Ölünceye dek.
Belki sizin de kıymetli bir eşyanız vardır.
Güzel günleri ya da güzel insanları hatırlatan,
Her gün görmeye alıştığınız ya da,
Gerçekten gördüğünüzde iç çektiğiniz.
Hayır hayır bir fotoğraf değil.
Belki giye giye soldurduğunuz bir gömlek,
Kayışı soyulmuş bir kol saati,
İki öttürüp bıraktığınız bir mızıka,
Yahut olmadık bir yerden çıkan,
Ne vakit ve nerede yazıldığını hatırlamanıza şaştığınız,
Şaştıktan sonra hüzünle karışık sevindiğiniz,
Defterinize bulaşmış bir el yazısı.
Selami böyle bir yazı için kendini öldürdü.
Kırmızı kayıp bir ajanda üzerinde,
“Nihayet kendine bir isim bulabildin”
Yazıyordu.
Selami ölür ölmez İstanbul’a gitti.
Ayağının tozuyla Kadıköy’de bir yağmurda yıkadı cesedini.
(Orası onun köyü değildi)
Sonra oturup ölüm belgesini hazırladı.
İki hafta tabutunda demlendi.
Ağlamak sonrası açlığı ve yorgunluğuyla Selami,
Zamanı gelince mezarına teslim oldu.
Ne günlerdi!
O günleri hatırladıkça içini bir korkudur alır.
Ölüyorsun be kardeş şaka değil ya bu!
Selami’nin öldüğünü en son ince bir kız duydu.
Işığa çok uzak bir ip gölgesi gibi ince bir kız.
Gözleri alnına zoraki sığmış; büyük.
Dudaklarını kıskansanız oracıkta çatlarsınız.
Esmerliğine değdiğiniz an tüyleriniz isyan eder;
Rafadan yumurta yerken civcivler gelir aklınıza,
Kan lekesiymişçesine bir türlü çıkmaz.
Adama hayatı öğreten cinsten,
İşte öylesine mühim bir kız.
Ama Selami’ciğim, ne yazık ki yanıldınız.
Öldüğünüze bir an bile üzülmedi o kız.
Onu ilgilendiren tarafı her zaman olduğu gibi,
Onun kadar bir insan olmanızdı;
Onun kadar yalnız.
Artık sevmeyi bırakınız.
Hayali kahramanlar gibi inat etmedi Selami.
Sigarayı bırakır gibi bıraktı sevmeyi.
Bal gibi.
Okunabilir Rezillik
Yarın için en ufak bir fikir varsa,
Güneş elbet tam vaktinde doğacaktır.
Belki bir beladır belki randevu,
Fark etmez,
Belki bir çalar saat belki ezan sesi,
Uyandıracaktır.
Bu esnada öyle mi ya?
Yerime koyacak kimseler yok.
Fakülteler bol ömürlü leyleklerle dolu,
Sokaklarda gündemi hep taze çakallar,
Kiminin işi, kiminin gücü var.
Bende ikisi de yok.
Yaşamak kepazelik,
Ölmek rezalet,
Kimi acıyacaktır böylesine,
Vah kara düşünceli,
Seni bu hale kimler, nasıl getirdi?
Kimi kızacaktır çünkü anlamadı,
Omzuna tünemiş ağır çileyi,
Şuna bak diyecek, miskin,
Ümit etmeyi bilmiyor.
Kimisi hala kafiye istiyor.
Hala bir düzen, dörtlük, müstezat.
Kalmadı ki canım efendim neyleyim,
Çakmakta bir damla gaz,
Ocakta yakacağız bizim mereti.
Az az.
Maalesef o yollardan geçtik,
Dikey düşünmek gibi kötü bir alışkanlık,
Tutmuş uykuların yerine geçmiş.
Bol elbiselerle yürünmüyor.
Bizi bir yaratan var elbet,
Sadece kim olduğunda yanıldık.
Şimdi eski bir günde olmak vardı,
Kaygısız bir yaz akşamında,
Hava sanki cam,
Kolumu şöyle bir sallasam,
Şangır şungur dağılacak,
Pıtır pıtır dökülecek ayaklarımın dibine.
Melekler esmer olurmuş rivayet o ki,
Artık meleklere inanmıyorum.
Sevgilimin ismini birçok dükkâna koymuşlar,
Bir giyim mağazası bir kuaför bir ofset,
Alacağım varsa da alamıyorum.
Bütün paraların üstü kalsın.
Şimdi saklambaç oynamaya utanırız.
Nedendir bilmem hiç içimden de gelmez.
Hatta o çok sevdiğimiz trafo köşeleri,
Sevgili isimlerine terk edilmiştir,
Bütün dükkân tabelalarından daha güzel.
Hayır, kafiye istemiyorum.
Atardamar şarkılar ve toplardamar şarkılar,
Kangren olduk,
Doktor bize fazla yaşamayı yasakladı,
Çocukluğumu geçirdiğim parka gitmeyi de,
Hele kesinlikle Ali’yi görmemeliyim,
Bakkaldan tek sigara alırken,
Elli kuruşu varmış ne yapsın?
Gel Ali gel bende sigara var.
Gönlümde yatan aslanı Fransızlar bile biliyor.
O aslan bir gönlümde bir de bilmediğim bir yerde yatıyor.
Bana yorgun geliyor sevişemiyoruz.
Hem ben kaymağı severim yoğurdu değil.
Bir atımız olsa da Üsküdar’ı geçsek.
Yok kardeşim, kafiye falan yok.
İlla ki şiir diyorsan seni şöyle alalım.
Yaprağına darılmış bir çiçek var.
Hallerini bir görseniz sevimli mi sevimli.
İkide bir bir yerinden hayal çıkartıyor,
Şöyle doğanın içinde hafiften varoş.
Belli ki o da başka bir tür rezilliğe takmış,
İstediği başka bir rezillik bunu bilmiyor.
Kendini kardelen sanan bir gelincik.
Bilmem ne tarlasında iyi hoş.
Pınar pastaneye geri dönmüş.
Geçen uğradım beni tanımadı iyi mi?
Zaten bir tuhaf olmuş aynalara küsmüş,
Yine de o oradaysa bazı şeyler yolundadır.
Beni anlamamanıza üzülmeli miyim?
Zamanın bir takım güçleri olduğunu söylerler.
Sözüm ona iyice bir geçtiğinde,
Gülermişiz evvelki ağladıklarımıza.
O da ne?
Bu saatte Zeki Müren çalıyor polis radyosu,
E gülelim bari.
Adaleti severim ve isterim.
Bazı yoksullar gibi sırf verecekleri için değil üstelik,
Üzerimde birikmiş bütün fazlalıkları da alacağı için,
Severim adaleti ve isterim.
İstemek ve beklemek ayrı şeylerdir onu da bilirim.
Adaletin ne ilahi olanı gerek bana,
Ne de sağlamasında dışında kaldığım.
Yağmurlar bile memnun olmalı bu alışverişten.
Hey canına yandığım!
Ey esmer olduğu rivayet edilen melek!
Hepsinin bir görevi var öyle değil mi?
Kimi vahyedermiş kimi can alırmış vesaire.
Hatta iki omzumuzda da varmış iki tane.
Acayip şüpheli şeyler yazarlarmış.
Peki söyle bana senin görevin ne?
Bana sorarsan senin görevin bana mahsus.
Maddi varlığımla bana mahşeri arzulatıyorsun.
Çıplak insanlar içinde alenen yüzleşmeyi.
Ayıp değil mi?
Maraz meleği.
Şimdi uyuyorsun.
Hayır şimdi değil,
Ben bunu yazarken.
Neyse tamam sen okumaya devam et.
Biri bana “daha basit” dedi.
Küçük sevinçler,
Tırnak makasıyla küçük bir tünel açmak falan.
Bu mu basit yani?
Serçe parmağımızla Moby Dick’i avlamak?
Hayranlık uyandırmak istediğimi kim demiş?
Bir tek dileğim var mutlu ol yeter.
Enseye dövme yaptırmak üzerine makale yazdım.
Kaynakçasını görmelisiniz.
NIETZCHE, Friedrich Wilhelm,
“Ense Üzerine ve Ense Türküsü”
Peki ya şu?
ZEUS,
“Olimpos’ta Ense Yapmak”
Nereye dönersek dönelim ensemiz arkada kalır.
Gülümseyenleri tanıyorum.
Her güzel şeyin bir sonu var.
Çirkin şeyin sonu öksüz.
Ölülere duyulan merhamet ikiyüzlü,
Yaşayana duyulan ise yüzsüz.
Öldüğünüz gün görürsünüz.
Güneş elbet tam vaktinde doğacaktır.
Belki bir beladır belki randevu,
Fark etmez,
Belki bir çalar saat belki ezan sesi,
Uyandıracaktır.
Bu esnada öyle mi ya?
Yerime koyacak kimseler yok.
Fakülteler bol ömürlü leyleklerle dolu,
Sokaklarda gündemi hep taze çakallar,
Kiminin işi, kiminin gücü var.
Bende ikisi de yok.
Yaşamak kepazelik,
Ölmek rezalet,
Kimi acıyacaktır böylesine,
Vah kara düşünceli,
Seni bu hale kimler, nasıl getirdi?
Kimi kızacaktır çünkü anlamadı,
Omzuna tünemiş ağır çileyi,
Şuna bak diyecek, miskin,
Ümit etmeyi bilmiyor.
Kimisi hala kafiye istiyor.
Hala bir düzen, dörtlük, müstezat.
Kalmadı ki canım efendim neyleyim,
Çakmakta bir damla gaz,
Ocakta yakacağız bizim mereti.
Az az.
Maalesef o yollardan geçtik,
Dikey düşünmek gibi kötü bir alışkanlık,
Tutmuş uykuların yerine geçmiş.
Bol elbiselerle yürünmüyor.
Bizi bir yaratan var elbet,
Sadece kim olduğunda yanıldık.
Şimdi eski bir günde olmak vardı,
Kaygısız bir yaz akşamında,
Hava sanki cam,
Kolumu şöyle bir sallasam,
Şangır şungur dağılacak,
Pıtır pıtır dökülecek ayaklarımın dibine.
Melekler esmer olurmuş rivayet o ki,
Artık meleklere inanmıyorum.
Sevgilimin ismini birçok dükkâna koymuşlar,
Bir giyim mağazası bir kuaför bir ofset,
Alacağım varsa da alamıyorum.
Bütün paraların üstü kalsın.
Şimdi saklambaç oynamaya utanırız.
Nedendir bilmem hiç içimden de gelmez.
Hatta o çok sevdiğimiz trafo köşeleri,
Sevgili isimlerine terk edilmiştir,
Bütün dükkân tabelalarından daha güzel.
Hayır, kafiye istemiyorum.
Atardamar şarkılar ve toplardamar şarkılar,
Kangren olduk,
Doktor bize fazla yaşamayı yasakladı,
Çocukluğumu geçirdiğim parka gitmeyi de,
Hele kesinlikle Ali’yi görmemeliyim,
Bakkaldan tek sigara alırken,
Elli kuruşu varmış ne yapsın?
Gel Ali gel bende sigara var.
Gönlümde yatan aslanı Fransızlar bile biliyor.
O aslan bir gönlümde bir de bilmediğim bir yerde yatıyor.
Bana yorgun geliyor sevişemiyoruz.
Hem ben kaymağı severim yoğurdu değil.
Bir atımız olsa da Üsküdar’ı geçsek.
Yok kardeşim, kafiye falan yok.
İlla ki şiir diyorsan seni şöyle alalım.
Yaprağına darılmış bir çiçek var.
Hallerini bir görseniz sevimli mi sevimli.
İkide bir bir yerinden hayal çıkartıyor,
Şöyle doğanın içinde hafiften varoş.
Belli ki o da başka bir tür rezilliğe takmış,
İstediği başka bir rezillik bunu bilmiyor.
Kendini kardelen sanan bir gelincik.
Bilmem ne tarlasında iyi hoş.
Pınar pastaneye geri dönmüş.
Geçen uğradım beni tanımadı iyi mi?
Zaten bir tuhaf olmuş aynalara küsmüş,
Yine de o oradaysa bazı şeyler yolundadır.
Beni anlamamanıza üzülmeli miyim?
Zamanın bir takım güçleri olduğunu söylerler.
Sözüm ona iyice bir geçtiğinde,
Gülermişiz evvelki ağladıklarımıza.
O da ne?
Bu saatte Zeki Müren çalıyor polis radyosu,
E gülelim bari.
Adaleti severim ve isterim.
Bazı yoksullar gibi sırf verecekleri için değil üstelik,
Üzerimde birikmiş bütün fazlalıkları da alacağı için,
Severim adaleti ve isterim.
İstemek ve beklemek ayrı şeylerdir onu da bilirim.
Adaletin ne ilahi olanı gerek bana,
Ne de sağlamasında dışında kaldığım.
Yağmurlar bile memnun olmalı bu alışverişten.
Hey canına yandığım!
Ey esmer olduğu rivayet edilen melek!
Hepsinin bir görevi var öyle değil mi?
Kimi vahyedermiş kimi can alırmış vesaire.
Hatta iki omzumuzda da varmış iki tane.
Acayip şüpheli şeyler yazarlarmış.
Peki söyle bana senin görevin ne?
Bana sorarsan senin görevin bana mahsus.
Maddi varlığımla bana mahşeri arzulatıyorsun.
Çıplak insanlar içinde alenen yüzleşmeyi.
Ayıp değil mi?
Maraz meleği.
Şimdi uyuyorsun.
Hayır şimdi değil,
Ben bunu yazarken.
Neyse tamam sen okumaya devam et.
Biri bana “daha basit” dedi.
Küçük sevinçler,
Tırnak makasıyla küçük bir tünel açmak falan.
Bu mu basit yani?
Serçe parmağımızla Moby Dick’i avlamak?
Hayranlık uyandırmak istediğimi kim demiş?
Bir tek dileğim var mutlu ol yeter.
Enseye dövme yaptırmak üzerine makale yazdım.
Kaynakçasını görmelisiniz.
NIETZCHE, Friedrich Wilhelm,
“Ense Üzerine ve Ense Türküsü”
Peki ya şu?
ZEUS,
“Olimpos’ta Ense Yapmak”
Nereye dönersek dönelim ensemiz arkada kalır.
Gülümseyenleri tanıyorum.
Her güzel şeyin bir sonu var.
Çirkin şeyin sonu öksüz.
Ölülere duyulan merhamet ikiyüzlü,
Yaşayana duyulan ise yüzsüz.
Öldüğünüz gün görürsünüz.
Güvercin
Uçuyor güvercin uçuyor.
Sabihânım Teyze'nin üzerinden geçiyor.
Sabihânımın filesi vardı evvelden,
Şimdi üç aylığını poşetlerle taşıyor.
Aklının bir köşesi rahmetli Müşfik Bey'de,
Marketten çıkmış evine dönüyor.
Gördüğü vakit yolda bir güzel kız,
"Şu bizim oğlanı da eversek" diyor.
Uçuyor güvercin uçuyor,
Çengel Selami'nin kafasına sıçıyor.
Tesbihi bileğine dolamış bitirim,
Milli piyangocudan bilet seçiyor.
"Ulan" diyor "şöyle bir trilyon vursa"
"Vallahi koca dünyaya yeterim!"
Vursa bırakır ganyanı lotoyu amma,
Amortiler bile Selami'den kaçıyor.
Uçuyor güvercin uçuyor,
Hakkı Usta'nın gözlerinden geçiyor.
Ustanın göğsü dik elleri nasır,
Az evvel koca bir kubbeyi bitirmiş,
Yaşayacak o câmi belki bir asır,
Aklına bile gelmiyor ama yorulmuş,
İçten içe bir şeylere darılmış;
Kendi yaptığı kubbenin altına girmiyor.
Uçuyor güvercin uçuyor,
Liseli Hasan'ın tepesinden geçiyor.
Umrunda mı yarına fizik sınavı varmış?
Hasan kafayı şu bilgisayara takmış,
Oyunda gâlip gelecek aşağısı kurtarmıyor.
Diyelim ki Hasan sınıfta kalmış,
Pederin fabrika boşuna mı duruyor?
Hasan yaşamaya doğuştan ortakmış.
Uçuyor güvercin uçuyor,
Güzel gözlü Selin'in uzağından geçiyor.
Topluklu adımları hayli telaşlı,
Televizyonda dizisinin saati geçiyor.
İzleyecek aşk-ı memnû'yu gözleri yaşlı,
İsteyecek olmayı telli duvaklı gelin,
Bir damat ki kara gözlü kara kaşlı,
Seneye bitirecek üniversiteyi Selin.
Uçuyor güvercin uçuyor,
Yoruldu güvercin yoruldu,
Vardı Armağan'ın penceresine kondu.
Zeytin dalı getiremedi; utanıyor,
Bakışları mahcup ve tedirgin,
Belki şair ona kızacak sanıyor,
Oysa onun maksadı doğruydu;
Büyüsün de uçsun diye güvercin,
Yavrusuna yemiş arıyor.
Sabihânım Teyze'nin üzerinden geçiyor.
Sabihânımın filesi vardı evvelden,
Şimdi üç aylığını poşetlerle taşıyor.
Aklının bir köşesi rahmetli Müşfik Bey'de,
Marketten çıkmış evine dönüyor.
Gördüğü vakit yolda bir güzel kız,
"Şu bizim oğlanı da eversek" diyor.
Uçuyor güvercin uçuyor,
Çengel Selami'nin kafasına sıçıyor.
Tesbihi bileğine dolamış bitirim,
Milli piyangocudan bilet seçiyor.
"Ulan" diyor "şöyle bir trilyon vursa"
"Vallahi koca dünyaya yeterim!"
Vursa bırakır ganyanı lotoyu amma,
Amortiler bile Selami'den kaçıyor.
Uçuyor güvercin uçuyor,
Hakkı Usta'nın gözlerinden geçiyor.
Ustanın göğsü dik elleri nasır,
Az evvel koca bir kubbeyi bitirmiş,
Yaşayacak o câmi belki bir asır,
Aklına bile gelmiyor ama yorulmuş,
İçten içe bir şeylere darılmış;
Kendi yaptığı kubbenin altına girmiyor.
Uçuyor güvercin uçuyor,
Liseli Hasan'ın tepesinden geçiyor.
Umrunda mı yarına fizik sınavı varmış?
Hasan kafayı şu bilgisayara takmış,
Oyunda gâlip gelecek aşağısı kurtarmıyor.
Diyelim ki Hasan sınıfta kalmış,
Pederin fabrika boşuna mı duruyor?
Hasan yaşamaya doğuştan ortakmış.
Uçuyor güvercin uçuyor,
Güzel gözlü Selin'in uzağından geçiyor.
Topluklu adımları hayli telaşlı,
Televizyonda dizisinin saati geçiyor.
İzleyecek aşk-ı memnû'yu gözleri yaşlı,
İsteyecek olmayı telli duvaklı gelin,
Bir damat ki kara gözlü kara kaşlı,
Seneye bitirecek üniversiteyi Selin.
Uçuyor güvercin uçuyor,
Yoruldu güvercin yoruldu,
Vardı Armağan'ın penceresine kondu.
Zeytin dalı getiremedi; utanıyor,
Bakışları mahcup ve tedirgin,
Belki şair ona kızacak sanıyor,
Oysa onun maksadı doğruydu;
Büyüsün de uçsun diye güvercin,
Yavrusuna yemiş arıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)